• Sanat Hukuku Enstitüsü

Romantizm Perspektifinde Klasik Batı Müziği ve Metal

Metal, kendisinden önce gelen Rock ve Blues müziğinin mirasçısı olarak doğan ve bu sayede bu iki kültürün ruhunu ve kurallarını barındıran bir müzik dalıdır. Metalin doğumundan, günümüze değin özgürlük ve eşitlik naraları atan, metal müziğe emek ve gönül veren insanlar, farkında olmadan mirasçısı olduğu Rock ve Blues müziği öğretilerinin misyonerliğini yapmaktadırlar. Metal, kendisinden önce varolmuş bu iki kültürden edindiği mirası, hippi akımlarıyla perçinlemiş ve yığılarak ilerleyen bu manevi kültürü kendi genetiğine işlemiştir. Metal, işte böyle bir mirasa sahiptir.


20. Yüzyılın ortalarında İngiliz ağır metal fabrikalarında çalışan işçi gruplarının, mesai sonrası gittikleri barlarda ürettikleri ve dinledikleri müzik, metal müziğinin ilk örneklerini oluşturur. Çoğunluğunun ağır sanayi işçisi olması nedeniyle, kullandıkları metal takılar, bileklikler ve kemerler bu kültürün ayrılmaz parçası haline gelmiştir. Alışagelmiş müzikal kalıplarını yıkmaktan çekinmedikleri gibi, gelenekselleşmiş sanatın aksine duyguların kontrolsüzce şarkılarda gezinmesine izin vermişlerdir. Bu haliyle klasik batı müziğinde klasik kalıpların yıkılmasıyla duygunun sanatçının benliğinden nota kağıtlarına akmasına tamamiyle izin veren romantik devrim gibi, metal müziği de, coşkuya ve epikliğe ev sahipliği yapmıştır.


Kalıpları yıkmak ve duygu yoğunluğunu açığa çıkarmak için metal müzik temelinde 2 teknik icat edilmiştir. Bunlar ‘’Brutal Vokal Tekniği’’ ve ‘’Distortion Efekti’’dir. Distortion, gitar tonundaki ses kırılmasını, Brutal vokal ise insan sesindeki kırılmayı sağlar. Bu kırılmalar yüksek bass ve davul eşliğinde duyulduğunda, desibel seviyesi yüksek, kirletilmiş bir müzik oluşur. Alışık olmayan insan için ‘gürültü’ olarak nitelendirilen bu müzik aslında hedefine tam olarak ulaşmıştır.


Öyle ki, avcı toplayıcılık döneminde insanoğlu uzun yıllar boyunca yırtıcı canlılara karşı varlık mücadelesi vermiştir. Bu uzun yıllar süren mücadele sırasında, kaplan, ayı gibi yüksek desibelde ve hırıltılı kükreyen canlılara karşı öyle bir duyarlılık geliştirmişlerdir ki daha seslerini duydukları anda tehlike içerisinde olduklarını anlamışlar ve bilimsel literatürde ‘Kaç veya Savaş’ mekanizması denen vücut reaksiyonunu devreye sokmuşlardır. Bu vücut mekanizması tehlike olduğunu anladığı durumlarda devreye girerek kişide adrenalin salgılayıp, heyecana bağlı birçok reaksiyonun (kalp atışı hızlanması, göz bebeği büyümesi) oluşmasına sebep olur. İşte atalarımızdan aldığımız bu miras sayesinde, yüksel desibel ve kirli tonları olan metal müziğini dinlediğimizde, adeta ‘Pavlov’un Köpeği’ gibi tehlike reaksiyonunu devreye sokarak adrenalin salgılayıp heyecan içerisine gireriz. İşte tam olarak bu durum belki de metal müzisyenlerinin bilmeden keşfettikleri, duyguları yoğun şekilde açığa çıkarmadaki gizli bir geçittir.

Klasik batı müziği ise sarayın ve asillerin müziği olmakla birlikte, gelişim sürecinde yavaş yavaş halkta karşılığını bulabilmiştir. Özellikle Beethoven’ın müzikte başlattığı romantik devrimle birlikte yoğun ve coşkulu duygular müziğin içinde kendisine yer bulmuş - Örneğin; sarayın ve asillerin hiç de hoşuna gitmeyecek şekilde Napoleon ve devrime ithaf ettiği 3. Senfonisi, Eroica. Napoleon devrime ihanet edip kendisini imparator ilan edince hayal kırıklığına uğrayan Beethoven ithafını ‘’Büyük bir adamın hatırasına’’ olarak değiştirmiştir. - , barok ve klasik dönemlerde yoğun bir şekilde asillerin ısmarlaması üzerine bestelenen müzik bu yeni dönemde bestecilerin ruh durumunun bir aynası olabilmiş ve bu şekilde yoğun bir değişime uğramıştır. Aslında oldukça muhafazakar görünen bu müzik alanı kalıplarını kırmış, duygu durumlarının çok üst seviyede anlatımlarla tasviri ve tonalite bağlarının kırılmasına kadar evrilmiştir.


Geç romantiklerden Franz Liszt’in bir piyano çalışmasını dinlerken bunu elinde elektro gitarıyla sahnede bir metal grubu üyesinin solosu olarak hayal etmek hiç zor değildir. Müzik epiktir, coşkuludur, kimi zaman ölümü kimi zaman bir ulusun kahramanlık marşını kimi zaman da tutkuyu en üst seviyede hissettirir ve kromatik dizilerin arasında gezinirken bu duygular arasında olanca coşkuyla insanın benliğinden sıyrılmasını sağlar. Liszt’in konserlerinin sonunda savaş alanından zaferle ayrılan bir kahraman gibi olduğu, yanında yenilmiş ve telleri kırılmış bir piyano bıraktığı, izleyicilerin ise vurulmuş gibi kaldıkları söylenir. Tonalitenin çözülümüne yönelik ilerici bir anlayışı göstererek kendisinden sonra gelen birçok besteci ve müzik insanı için çığır açan da Franz Liszt’tir.


Wagner ise Liszt’in ilerici yöntemini bir üst noktaya taşıyarak Beethoven’dan sonra yeni bir müzik devrimcisi olarak tonal müzik bağlarını Wagner armonisi ile kırmış, armoninin müzisyenler elinde kırıldığı çağdaş müziklerin doğumunda önemli bir rol almıştır. Müziği insanı bir nevi hipnoz haline sokmakta, olanca epikliğiyle karşınızda durmaktadır. Tolstoy Wagner’in müziğinden şöyle bahsediyor; onun müziği gerçek bir sanat yapıtının en temel özelliği olan bütünsellikten ve organik yapıdan yoksun...Konuşmaya katılan ya da adları anılan kişilerin leitmotivleri duyulmakta, anlamlı bir ezgi duyulamıyor... Wagner operaları izlenirken olan şey de alkolün beyine yaptığı şeye benzer, normal oldukları söylenemeyecek pek çok insanla birlikte dört gün boyunca karanlıkta oturup , duyma sinirleri yoluyla beynini en şiddetli şekilde uyarması hesaplanarak yazılmış bir müziği dinlemek...’’. Tolstoy Wagner’le ilgili düşüncelerini kaleme alırken aynı zamanda çağın değişen sanat anlayışını onaylamamakta, bu tarz yapıtlarla estetiğin ele bir bıçak alarak parçalandığını düşünmektedir. Nietzsche ise müzikte bu değişimi çok daha acımasızca değerlendirmiştir; ona göre öncelerde çokça desteklediği eski dostu Wagner, müziği hastalandırmaktadır. Ancak artık soyluların sanatı değişmiştir ve dönem insanının; asillerin, sarayların ve eğitimli kimselerin alışık olduğu kabuklarını kırmaktadır. Muhafazakar görünen müzik aslında her daim kendi devrimlerini yapmaktan ve değişimden ibarettir.


Bununla birlikte romantik dönemin aşırı coşkulu yapıtları, günümüz metal müziğinin sahip olduğu epik duyguları ve temaları içinde barındırarak, metal dinleyicileri kendisine çekebilmektedir. Sadece romantik dönemde ve klasik kalıpların tamamen yok sayıldığı çağdaş müzikle kalmayıp, klasik ve barok dönemin ruhsal derinlik içeren yapıtları da bu kitlelerin hoşuna gidebilmektedir. İki müzik de kahramanlık hikayeleri, özgürlük, tutku, ölüm gibi birbirinden farklı romantik temaları içerisinde barındırmaktadır. İki müziği de icra eden sanatçıların üst düzey enstrüman hakimiyetine sahip olması onların ortak özelliğidir. İki müzik türüne de gönül veren insanların bu denli müzikaliteye değer vermesi, günümüz elektronik ortamlarında hazırlanan, altyapıları birbirinin aynısı olan ve ticari kaygılarla üretilen tekdüze bestelere karşı antipati beslemelerine neden olmuştur. Belki de ortak antipati duyguları ve müzikalite arayışı, onları birbirine yaklaştırmıştır. Büyük farklılıkları da barından bu iki müziğin yıllar içerisindeki gelişim ve değişimindeki paralellik, insanda tatlı bir hayranlık uyandırıyor diyebiliriz.


Sanat Hukuku Enstitüsü

Fikir ve Sanat Komisyonu Direktörleri

Melisa Karaca & Ege Ergün