top of page
  • Zelal Gürses

Anlamın Peşinde Bir Ruhun Hikayesi: SOUL

Pixar Animation Studios tarafından yapılan ve 2020 yılında gösterime giren Soul, 2021 Akademi Ödülleri’nde “En İyi Animasyon Filmi” ve “En İyi Müzik” alanlarında ödül almış ve her yaş grubundan insanın gönlünde taht kurmuştur. Yaşamın anlamını ve amacını keşfetme yolculuğunun yansıtıldığı bu animasyonda, herkesin kendinden bir parça bulması mümkün çünkü filmin konusu, herkese hitap edebilen orijinal müzikleri ve başarılı çizgileriyle etkileyen görselliği; filmi oldukça keyifli ve dikkat çekici hale getirmiş. Filmin yönetmenleri; Up ve İnside Out gibi hepimizin en içten duygularına dokunan ve hafızasına kazınan animasyonların Oscar Ödülü’ne de sahip yönetmeni Pete Docter ve bir diğer başarılı yönetmen Kemp Powers olunca bu denli kusursuz bir işin ortaya çıkmış olmasına şaşmamalı. Böylesine büyülenmiş bir şekilde bahsettiğim animasyonun incelemesine geçmeden önce sizleri yazının geri kalanının spoiler içereceği konusunda uyararak devam ediyorum.

Soul, caz müziğini hayatının asıl tutkusu haline getirmiş Afro-amerikan bir müzik öğretmeni olan Joe Gardener’ın gününden bir kesitle başlıyor. Soul’da gerçek hayat, filmin konusu gereği oldukça detaylı ve kapsayıcı bir şekilde yansıtılmış ve bence bu yönüyle diğer Pixar filmlerinden ayrılmış. Örneğin, Joe Gardener’ın annesinin çalıştığı terzi dükkanı gerçekten de California, Berkeley’de Advanced European Tailoring adıyla hala açık olan bir dükkanmış. Bu denli detaylı ve başarılı çizgilerle yansıtılabilmesinin sebebi de Pixar animatörlerinin burayı belki de günlerce süren bir inceleme sonrası resmetmesiymiş. Soul filminde gerçek hayat, yalnızca çizgilerde değil; diyaloglardaki samimiyet ve tercih edilen gündelik dille de aktarılıyor. Aynı zamanda toplumun sosyal ve kültürel düzenini yansıtması da gerçekçiliği destekliyor. Hatta belki de en göze çarpan örneği olarak yazıldığı dönemin Amerika gündeminden ve dolayısıyla Black Lives Matter hareketinden uzak kalmayıp ilk kez siyahi bir başrole yer vermesini gösterebiliriz. Bu sayede filme konu olan müzik türünden tutun yansıtılan yaşam biçimlerinin, giyim tarzlarının hepsinde siyahi kültürden izler görmek mümkün. Jamie Foxx’un sesinden dinlediğimiz bu karakter, hayallerinin peşinden koşmak isteyen ancak birçoğumuz gibi hayatın olağan akışının dayattığı koşullar sebebiyle buna kavuşamayan bir müzisyen olarak karşımıza çıkıyor.


Film, Joe’nun caz müzisyeni olma ve piyano çalma isteği üzerine kurulduğu ve birçok sahnede piyano çalarken kendini kaybedişine bizi tanık ettiği için film müzikleri ayrı bir öneme sahip. Bu önem, yapımcılar tarafından da anlaşılmış olmalı ki filmin müziklerinin seçilmesi ve hatta bazılarının özel olarak bestelenmesi için Jon Batiste, Trent Reznor ve Atticus Ross ile çalışılmış ve ortaya caz müziğine aşina olmayanlara bile bu türü sevdirebilecek bir şölen çıkmış. Filmin başında, Joe’nun kadrolu öğretmenlik teklifi almasına rağmen işinden çok da keyif almadığını anladığımızda çalan bir telefonla hayatı değişiyor ve bu müzik şölenini başlatacak bir gelişme oluyor: Dorothea Williams’ın orkestrasında yer alması için gelen bir teklif.




Joe’nun bu teklife karşılık olarak “Eğer bu orkestrada çalsaydım çok mutlu bir adam olarak ölebilirdim.” demesi ise oldukça ironik çünkü tam da kabul edildikten sonra yoldaki bir boşluğa düşerek ölüyor. Zaten film de bence tam bu noktada başlıyor. Joe, hayallerindeki hayata kavuşmasını doğrudan bu orkestraya bağlamışken tabii ki ölümden kaçmaya çalışıyor. Bu da bir karışıklık sonucu “hayatın öncesi” olarak adlandırılan yerde verilen “Sen Semineri”nde, Dr. Bergenson kimliğiyle akıl hocalığı yapmasıyla sonuçlanıyor. “Sen Semineri”ni en basit tabiriyle, ruhların dünyadaki vücutlarına kavuşmadan önce kendi kişiliklerini oluşturdukları yer olarak tanımlayabiliriz. Bu evrende akıl hocaları; ruhların kıvılcımlarını, filmdeki tabiriyle “spark”, bulmalarında onlara yol göstermeye çalışıyor. Joe’nun amacı ruh eşine kazandıracağı kişiliği kendisine alıp tekrar dünyaya geri dönmek olsa da bir yandan hayat her zamanki gibi kendi planlarını yapmaya devam ediyor ve beklenmedik bir ruhla eşleşiyor. Bu isim; çok uzun zamandır “spark”ını bulamamış, hala boşlukta gezinen ve yardımı şiddetle reddeden bir ruh, 22. “Çok uzun” olarak nitelendirdiğim zamanın doğruluğunu diğer ruhların numaralarıyla kıyaslayınca da anlayabilmeniz mümkün.


22, kıvılcımını bulması için Copernicus, Abraham Lincoln, Marie Antoinette, Muhammed Ali, Rahibe Teresa gibi birçok ünlü insanla eşleşmiş olsa da yine de bir türlü kıvılcımına erişememiş. Her ne kadar hiçbiri sonuç vermemiş olsa da bence filmdeki en keyifli sahnelerden biri de bu eşleşmelerin kesitler halinde sunulduğu anlar olmuş. Ancak dediğim gibi, bu eşleşmeler sonuç vermemiş ve “spark”ın hayatın amacı anlamına geldiğini düşündüğümüz bu yerde, 22 kendisine bir türlü uğruna yaşayacağı bir amaç bulamamış. İşte bu noktada, filmin ana temasını ve bu tanımlamamızdaki yanılgıyı belirten anlara geliyoruz.


Hayata dönmek için son çareyi astral seyahatçilerden yardım almakta bulan Joe, karışıklık sonucu terapi kedisinin bedeninde uyanırken 22 ise Joe’nun bedeninde gözlerini açıyor. Filmin bu aşamasından sonra 22 ve Joe’nun hayata bakış açıları ve yaşamaktan aldıkları haz arasındaki fark açıkça gözlemlenebilir hale geliyor ve aslında kıvılcımın bir amaç olmadığı anlaşılıyor. Örneğin Joe, Dorothea ile çaldığında bile beklediği kadar tatmin olmuyor ya da 22’nin keyif aldığı tüm aktiviteleri bıkkınlıkla dillendiriyor ancak 22; “hayatın öncesine”, kıvılcımını ”dünyanın tüm bu sıradan aktiviteleri “sayesinde bulmuş olarak dönüyor.


“Genç bir balıkla ilgili bir hikâye duymuştum. Genç balık, yaşlı balığın yanına yüzüp demiş ki:

“Okyanus dedikleri şeyi bulmaya çalışıyorum.”

“Okyanus mu?” demiş yaşlı balık.

“Şu anda içinde yüzüyorsun.”

“Bu mu?” demiş genç balık. “Ama bu su. Benim istediğim şey, okyanus!”


Joe ve jazz sanatçısı Dorothea arasında geçen bu diyalogdan da anlıyoruz ki aslında spark; hayatın amacını keşfetmek değil, hayatını devam ettirmeni sağlayacak yaşama sevincine ulaşmakmış. Bu sevinç; yediğin bir pizza diliminde, esen rüzgarın dağıttığı saçlarında, ettiğin bir muhabbette, yürüdüğün yollarda, aldığın güzel bir kokuda, yaşamın sıradan gözüken akışında hissettiğin herhangi bir mutlulukta; hatta metroda sana kızan bir adamda bile olabilir. Önemli olan gerçekleştirilince tüm büyüsü kaybolacak geçici bir heves, amaç bulmak değil; sadece yaşamaktır. Yaşamak ve sürekli bir şeyler istemektense karşına çıkanı olduğu gibi kabullenmek, aldığın her bir nefeste o heyecanı yeniden hissetmek, yani kabaca “hayatı o kadar da ulaşılamaz yapmamak”…


“ -Peki hayatını nasıl geçireceksin?

-Bilmiyorum ama her anını yaşayacağım.”


Biliyorum ki birçoğumuz farkında olmasak da Joe Gardener’la kendimizi bağdaştırabiliriz: Kafasındaki sonu gelmeyen yapılacaklar listesinden, yalnızca onlara odaklanmaktan birçok ufak ama huzur verici detayın tadını çıkartamayan bir grup insan… Tam da bu yüzden mutluluğa ulaşmak için kendimize çizdiğimiz kalıpları ve “ideal” olarak nitelendirdiğimiz hayatı sorgulatan Soul’da, herkesin kendinden bir parça bulabileceğine inanıyor ve henüz izlememiş olanlar için iyi seyirler diliyorum.


Sanat Hukuku Enstitüsü Proje Direktörü

Zelal Gürses

Komentáře


bottom of page