top of page

ÖLÜMÜ KİM SAHİPLENİR? HUKUK, VİCDAN VE KİEŚLOWSKİ

  • Elif Altınalana
  • 12 dakika önce
  • 4 dakikada okunur

Krzysztof Kieślowski’nin Öldürmek Üzerine Kısa Bir Film’ini izlerken insan, bağışlamakla yargılamak arasındaki o dar, tekinsiz hatta savrulup durur. Film boyunca her sahne, sanki görünmez bir yara açar; kanamaz belki ama sessizce sızlar. Acı bağırmaz, kendini dayatmaz. Sadece oradadır.


Film, Jacek’in sokaklarda amaçsızca dolaşmasıyla başlar. Kamera onu adım adım izlerken, yüzüne sinmiş o derin anlamsızlık, şiddetin nerede filizlendiğini fısıldar bize. Jacek bir canavar değildir. O, çoktan hayattan kopmuş, varoluşunun anlamı elinden alınmış bir çocuktur. Belki de bu yüzden, film ilerledikçe ona duyulan öfke yerini rahatsız edici bir şefkate bırakır. Korkunç bir şey yapmış olsa bile, son sahnede insanın onu bağrına basası gelir.


Cinayet işlendiğinde, film bizi rahatlatmaz. Aksine, şiddeti estetize etmeden, neredeyse katlanılamaz bir ağırlıkla yüzümüze çarpar. Ardından devlet sahneye çıkar. Soğukkanlı, düzenli, hijyenik. Yasa ve prosedürle donanmış bir öldürme eylemi başlar. Jacek de öldürülecektir. Peki bu noktada sormak gerekir: Adalet gerçekten yerini mi bulmuştur? Daha düzenli, daha titiz, daha “hukuka uygun” bir ölüm, daha mı adildir? Ölüm bir ceza mıdır, yoksa yalnızca başka bir cinayet midir?


Bu soruların ortasında Piotr çıkar karşımıza. Genç, idealist, hukuka ve adalet fikrine tutkuyla bağlı bir avukat.  Adil bir dünyanın mümkün olduğuna inanır. Ancak mahkeme salonunda Piotr’un karşısına yalnızca bir sanık çıkmaz. Karşısına, sistemin görmezden geldiği bir hayat çıkar: Ailesini, kardeşini, çocukluğunu yitirmiş; kimseye ait olmayan, köksüz bir geçmiş. Jacek’in hikâyesi savunma metinlerine tam olarak sığmaz belki ama onun suskunluğu, Piotr’un vicdanında derin bir yankı bırakır.


Dava ilerledikçe Piotr değişir. Artık yalnızca görevini yapan bir avukat değildir; karşısındaki insanın yıkımına tanıklık eden birine dönüşür. Bu bir hukuk zaferi değildir. Bu, geç kalmış bir merhametin sessizliğidir.


Jacek’in Piotr’a açıkladığı son sır—kız kardeşinin ölümü- Piotr’u derinden yaralar. Çünkü Piotr, bu gerçeği öğrendiğinde, Jacek’in içindeki çocuğa, o taşı eline almadan önce kimsenin el uzatmamış olmasının acısını hisseder. Bazen bir insanı anlamak, onun neden öldürdüğünü sorgulamakla değil, neden hiç yaşayamadığını görmekle başlar.


Ve sonunda, havada asılı kalan tek bir soru vardır; kuru bir yaprak gibi düşmeyen, orada kalan bir soru: Bir insanı öldürmekle, onu öldürmeye karar vermek arasındaki fark nedir?


İdam sahnesinde Jacek, elini uzatır ve kibrit kutusunu alır. Son sigarasını yakacaktır. O an onu bir çocuk gibi görürüz. Ne bir katil vardır karşımızda, ne soğuk bir suçlu, ne de “toplumdan temizlenmesi gereken” bir mahkûm. Sadece ölüme gönderilen, çok geç büyümüş ve çok erken vazgeçilmiş bir genç adam. Kibrit çakıldığında, karanlık hücrede bir anlığına beliren ışıkta, film boyunca göremediğimiz bir şeyi fark ederiz: Jacek’in bir zamanlar çocuk olduğuna, bir zamanlar gülmüş olabileceğine, bir zamanlar yalnızca sevilmek istemiş olabileceğine dair silik ama sarsıcı bir iz.


O an, Piotr’un yüzündeki donuk ifadeyle birleştiğinde sahne dayanılmaz bir ağırlığa dönüşür. Ölüm cezası uygulanacaktır. Her şey prosedüre uygun ilerleyecektir. Hiçbir detay atlanmayacaktır. Her şey “hukuka uygun” olacaktır. Ama tam da bu yüzden, her şey bu kadar korkunçtur.


Kamera sessizce dışarı süzülürken, Jacek’in hayatından geriye kalan tek şey, dumanı tavan arasında kaybolan bir nefestir. Ardında ne bir çığlık kalır, ne bir direniş, ne de bir umut. Sadece sessizlik. Ve bu sessizlik, izleyenin içinde yankılanır; kolay kolay susmaz.


Kieślowski bu sonla bizi rahatlatmaz. Nefes aldırmaz. Ahlaki bir ders vermez. Sadece gösterir: Bir insan nasıl ölür. Ve biz nasıl bakarız.


Perdeler kapanmaz. Çünkü yönetmen sahneyi sonsuza dek açık bırakır. Bir insanın öldürülmesiyle, onun hiç yaşatılmaması arasındaki farkı biz tamamlayalım diye.

 

Hukuki Bir Ara Not / Adalet mi, Meşrulaştırılmış Şiddet mi?


Hukuk, en yalın hâliyle, yaşamın dokunulmazlığı üzerine inşa edilmiş normatif bir vaattir. Bu vaat, bireyin yalnızca bedensel varlığını değil, aynı zamanda insan olarak tanınma hakkını da kapsar. Ne var ki ölüm cezası, hukukun bu kurucu vaadini askıya alan bir istisna olarak ortaya çıkar. Devletin, yaşam hakkını ihlal eden bir eylemi yine yaşamı ortadan kaldırarak karşılaması, hukuku koruyucu bir düzen olmaktan çıkarıp, şiddetin meşru biçimini üreten bir iktidar pratiğine dönüştürür. Bu noktada adalet, telafi edici bir ilke olmaktan ziyade, düzenin devamını sağlayan bir araç hâline gelir.


Bu nedenle hukuk, yalnızca “neye izin verildiği”ni belirleyen bir normlar sistemi olarak değil, “neye katlanılabilir bulunduğu”nu açığa çıkaran ahlaki bir söylem olarak da okunmalıdır. Jacek’in idamı, pozitif hukuk açısından geçerli olabilir; ancak geçerlilik, adaletin kendisi değildir. Hukuka uygunluk ile adil olan arasındaki mesafe, hukukun felsefi sınırlarını belirler. Bir eylemin yanlışlığı kabul edilirken, aynı yanlışın başka bir bağlamda yeniden üretilmesi, cezalandırmadan çok, şiddetin sürekliliğini garanti altına alır.


Kieślowski’nin filmi, hukukun yalnızca sonuca odaklanan bakışının, insanı ontolojik bütünlüğü içinde kavrayamadığını gösterir. Suç, tekil bir anın ürünü gibi ele alındığında, o ana doğru akan tüm koşullar görünmezleşir. Oysa insan, yalnızca yaptığı eylemlerden ibaret değildir; yapamadıkları, mahrum bırakıldıkları ve hiç tanınmamış olan yönleriyle de vardır. Adalet, bu eksikliği görmediği sürece, yalnızca eylemi yargılar; varoluşu ise ıskalar. Bu bağlamda en ağır ihlal, her zaman bir yaşamın sona erdirilmesi olmayabilir. Bazen ihlal, bir insanın baştan itibaren yaşamın anlam ufkuna dâhil edilmemesinde, korunmaya değer bir varlık olarak tanınmamasında yatar. Ölüm cezası, bu tanınmamanın nihai ifadesidir: Yaşam, geri alınabilir bir ayrıcalık olarak kodlanır. Dolayısıyla mesele, yalnızca “kimi ve nasıl cezalandırdığımız” sorusu değildi. Asıl mesele şudur: Adalet, yaşamı sona erdirme yetkisiyle mi tanımlanmalıdır; yoksa yaşamı mümkün kılma sorumluluğunu üstlenebilme cesaretiyle mi?


Sanat Hukuku Enstitüsü

Proje Direktörü

Elif Altınalana

 
 
 

Yorumlar


Bu gönderiye yorum yapmak artık mümkün değil. Daha fazla bilgi için site sahibiyle iletişime geçin.
bottom of page