• Av. Nurdan Gizem Oral

ÇALIŞANLAR TARAFINDAN ORTAYA KOYULAN ESERLER ÜZERİNDE FİKRİ MÜLKİYET

Günümüzde ortaya koyulan birçok eserin, esasen çalışılan iş yeri nezdinde gerçekleştirildiği, üretilen eserin çalıştıranın sağladığı imkanlar ve yine çalıştıranın talepleri doğrultusunda meydana getirildiği bilinen bir gerçektir. Bu doğrultuda çalışan ve çalıştıranın eser üzerinde sahip olduğu hakların belirlenmesi her iki tarafın haklarının korunması açısından şüphesiz ki önem arz etmektedir.


Bilindiği üzere “sahibinin hususiyetini taşıyan ve ilim ve edebiyat, musiki, güzel sanatlar veya sinema eserleri olarak sayılan her nevi fikir ve sanat mahsulleri” olarak tanımlanan eser, 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu kapsamında koruma altına alınmış ve eseri meydana getiren kişi, eser sahibi olarak adlandırılmıştır. Bu anlamda Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu’nda “yaratma ilkesinin” kabul gördüğü aşikardır. O halde eseri meydana getiren kişinin çalışan olduğu, bu nedenle çalışanın eser sahibi olarak nitelendirilebileceği açıktır.


Çalıştıranın eser üzerindeki hakları ise Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu’nun 18/2. maddesi ile düzenleme altına alınmıştır. Anılan hüküm uyarınca “Aralarındaki özel sözleşmeden veya işin mahiyetinden aksi anlaşılmadıkça; memur, hizmetli ve işçilerin işlerini görürken meydana getirdikleri eserler üzerindeki haklar bunları çalıştıran veya tayin edenlerce kullanılır. Tüzel kişilerin uzuvları hakkında da bu kural uygulanır.”. Buna göre; çalışan ile çalıştıran arasında özel bir sözleşme bulunmuyor veya işin mahiyetinden aksi anlaşılmıyorsa, çalışanların işin görülmesi sırasında meydana getirdiği eserler üzerindeki haklar çalıştıranlar tarafından kullanılacaktır.


Her ne kadar Kanun maddesinde, eser üzerindeki hakların çalıştıranlar tarafından kullanılacağı belirtilmişse de hangi hakların kullanılacağı açıkça belirtilmemiştir. Zira eser sahiplerinin eser üzerinde mali ve manevi olmak üzere iki tip hakkı bulunmaktadır. Fakat doktrinde Kanun hükmü ile yalnızca mali hakların çalıştıran tarafından kullanılacağına işaret edildiği belirtilmektedir.[1] Keza Yargıtay 11. Hukuk Dairesi de bir kararında; “Davacı şirket, davalı ve diğer çalışanlarla birlikte hazırlanan ve davacının işten ayrıldıktan sonra, davalının bastırdığı davaya konu eserin mali hak sahibi olup bu eserin manevi haklarının sahibi değildir.” demek suretiyle Kanun’da belirtilen hakkın mali haklar olduğunu ortaya koymuştur.[2] Yine Kanun’un madde 18/3. fıkrasında; “Bir eserin yapımcısı veya yayımcısı, ancak eserin sahibi ile yapacağı sözleşmeye göre mali hakları kullanabilir.” düzenlemesine yer verilmiştir.

Dolayısıyla çalışanların eser sahibi sıfatı baki kalmakla beraber eser üzerindeki mali haklarının kullanımı çalıştıranlara ait olmaktadır. Bu noktada açıklığa kavuşturulması gereken husus, eser sahibinin mali ve manevi haklarının neler olduğudur.


Mali haklar, eser üzerindeki ekonomik haklar olarak tanımlanabilecek olup bu haklar mutlak niteliktedir. Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu’nda mali haklar; işleme hakkı, çoğaltma hakkı, yayma hakkı, temsil hakkı ve işaret ses ve/veya görüntü nakline yarayan araçlarla umuma iletim hakkı olarak sayılmıştır.


Manevi haklar ise niteliği itibari ile ekonomik bir değer ihtiva etmeyen, eser ile eser sahibi arasındaki duygusal ilişkiden doğan haklardır. Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu’nda manevi haklar; umuma arz, adın belirtilmesi, eserde değişiklik yapılmasını men etme ve eser sahibinin zilyet ve malike karşı hakları olarak sayılmıştır. Manevi haklar, kişiye bağlı haklar olduğundan sözleşme ve devir konusu olamazlar.


Bu itibarla, çalıştıranın eseri işleme hakkı, çoğaltma hakkı, yayma hakkı, temsil hakkı ve işaret ses ve/veya görüntü nakline yarayan araçlarla umuma iletim hakkının bulunduğu, ancak eser üzerinde adın belirtilmesini isteme, eserde değişiklik yapılmasını men etme gibi manevi haklara haiz olmadığı ortadadır. Ancak çalışanın, eser üzerindeki manevi haklarının kullanılmasını çalıştırana devretmesi mümkündür.


Bununla birlikte, manevi nitelikteki umuma arz hakkının eser sahibi tarafından kullanımı doktrinde tartışmalıdır. Zira ilgili hakkın çalışan tarafından kullanılması ile eser üzerindeki mali hakların kullanılması sırasında bir çatışma meydana gelebilecek ve mali hakların kullanımı çalışan tarafından engellenebilecektir. Bu nedenle doktrindeki bir görüş, umuma arz hakkının, taraflar arasındaki sözleşmede açıkça kararlaştırılmış olmasa bile hakkın kanunen çalıştırana devredilmiş sayılacağının kabul edilmesi gerektiği yönündedir.[3] Diğer bir görüş ise mutlak bir kabul yerine somut olayın özellikleri değerlendirilerek sonuca varılması gerektiği şeklindedir. Bu gibi hâller bakımından doktrinde, “eserdeki yaratma derecesinin yüksekliği”, “eseri yaratanın ünü”, “umuma arz keyfiyetinin eser sahibi çalışanın geleceğini etkileme derecesi” gibi ölçütler çerçevesinde değerlendirme yapılması gerektiği ileri sürülmüştür.[4]


Elbette çalıştıranların eser üzerinde mali haklara haiz olabilmesi de belirli kriterlerin varlığı ile mümkün olmaktadır. Bu kriterler; eserin iş görülürken yaratılması, çalışan ve çalıştıran arasında eser üzerindeki haklara dair özel bir sözleşmenin bulunmaması veya işin mahiyetinin mali hakların çalışana ait olmasını gerektirmemesidir. Bu şartların gerçekleşmesi ile çalıştıran, eser üzerindeki mali hakları kullanabilecektir.


Mali hakların çalıştıran tarafından kullanılabilmesi için eserin, çalışanın mesai saatleri içerisinde meydana getirilmesi gerekmektedir. Dolayısıyla çalışan, hafta sonları yahut mesai saatleri dışında bir eser ortaya koymuş ise çalıştıranın o eser üzerindeki haklarından bahsedilmesi mümkün değildir. Nitekim kanun koyucunun mali hakların çalıştıran tarafından kullanılmasını kabul etmesinin amacı memur, hizmetli veya işçilerin eseri yaratırken, kendisini çalıştıranın olanaklarını kullanmasına dayanmaktadır. Çalıştıranın mekanını, araç ve gereçlerini kullanan, onun ödediği maaş veya ücret karşılığı eseri yaratan kişinin yarattığı eserin mali haklarını kullanma yetkisinin de doğal olarak çalıştırana ait olması gerekir.[5]


Çalışan ile çalıştıran arasında mali hakların kullanımına ilişkin bir sözleşme var ise bu sözleşme hükümlerinin uygulama alanı bulacağı aşikâr olup işin mahiyetinden de eser üzerindeki mali hakların çalışana ait olabileceği söylenebilecektir. Nitekim işin görülmesi sırasında, iş ile ilgisi bulunmayan bir eserin meydana getirilmesi halinde çalıştıranın hak sahipliği gündeme gelemeyecektir. Örneğin, mimarlık bürosunda çalışan bir mimarın, mesai saatleri içerisinde boş vakitlerinde kaleme aldığı bir şiir üzerinde çalıştıranın hak sahipliğinden bahsedilmesi mümkün değildir.


Sonuç olarak 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu kapsamında, çalıştıranın çalışana sağladığı maddi imkân ve olanaklar göz önüne alınmış ve bu imkanlarla ortaya konulan eserler üzerindeki mali hakların kullanımı çalıştırana bırakılmıştır. Bu anlamda çalışan ile çalıştıran arasındaki menfaat dengesinin, hakların kullanımı yönündeki ayrım ile sağlandığı söylenebilecektir. Yarattığı eser üzerinde mali haklarını kullanmak isteyen çalışanların ise hususi sözleşmeler ile yahut iş sözleşmesine konulacak sair maddeler ile mali haklarını koruma altına alması gerektiğine dikkat çekmek gerekmektedir.


Sanat Hukuku Enstitüsü

Ar-Ge Komisyonu Direktörü

Av. Nurdan Gizem Oral



Kaynakça: [1] Prof. Dr. Mehmet Kılıçoğlu, “Sınai Haklar ile Karşılaştırmalı Fikri Haklar”, Ankara, 2021, 7. Bası, sf.194 [2] Yargıtay 11. Hukuk Dairesi, 04.06.2001 tarihli, 2001/2687 E., 2001/5080 K. sayılı kararı. [3] Ünal Tekinalp, “Fikrî Mülkiyet Hukuku”, 5. Bası, İstanbul, Vedat Kitapçılık, 2012 s. 167 [4] Özge Yıldız, “Çalışanların Meydana Getirdiği Eserler”, s. 506, https://dergipark.org.tr/tr/download/article-file/97940 Erişim Tarihi: 29.11.2021 [5] Prof. Dr. Mehmet Kılıçoğlu, “Sınai Haklar ile Karşılaştırmalı Fikri Haklar”, Ankara, 2021, 7. Bası, sf.192