top of page

Görmenin İki Yüzü: Algoritmik Çağda Sanatla Kurduğumuz Bağ

  • Zeynep Sezer
  • 14 Nis
  • 4 dakikada okunur

Görsel medyaya erişimin tarihte hiç olmadığı kadar arttığı ve sürekli dönüşüm içinde olduğu bir çağda yaşıyoruz. Görsel içerikler artık algoritmalar tarafından yeniden sıralanıyor, dolaşıma sokuluyor ve bize paketlenmiş bilgiler hâlinde sunuluyor. Bu durum, küresel sanatın başyapıtlarını parmaklarımızın ucuna kadar getirmekte. Ancak bununla birlikte göz ardı edilemeyecek bir ironi de doğurmakta: Bu durum, sanatla daha derin bir etkileşim kurmamızı mı sağlıyor, yoksa görsel bolluğun gölgesinde sanata bakışımız gittikçe yüzeyselleşiyor mu?


Bize yol gösterebilecek bir kaynak, John Berger’in 1972’de yayımlanan Görme Biçimleri adlı eseri. Bu eserde Berger, hiçbir görselin ve imgenin nötr olmadığını; imgelerin onu üretenin bakış açısından, iktidar ilişkilerinden ve güncel ekonomik yapılardan bağımsız düşünülemeyeceğini savunuyordu. Görmek yalnızca bakmak değil, aynı zamanda belirli tarihsel ve toplumsal koşullar içinde dünyadaki yerimizi kavramak ve buna göre konum almaktı. Ekonomist Herbert Simon’ın 1971’de işaret ettiği gibi, bilgi bolluğunu yönetmeye çalışan bu dünyada veri bolluğu üretirken kaçınılmaz olarak bir “dikkat yoksulluğu” ile karşı karşıyayız. Dikkat artık bütünüyle bireysel bir iradenin ürünü değil; büyük ölçüde medya platformlarının ve algoritmaların belirlediği bir düzene bağlı. Ancak bu yeni dijital ortam, sanat izleyicisinin konumuna ve farkındalığına göre iki farklı deneyime açılıyor: pasif ve aktif görme.


Pasif Tüketim ve Algoritmik Kayıtsızlık

Günümüzün inkâr edilemez bilgi ve algoritmik yoğunluğu, içinde bulunduğu durumu sorgulamayan, algoritmaların dikkatini nasıl yönlendirdiğini fark etmeyen bireyler için daha sorunlu bir hâl alıyor. Berger, Walter Benjamin’in argümanına dayanarak bir sanat eserinin yeniden üretildiğinde (postkartlara basılan sanat eserleri gibi) zaman ve mekândaki benzersiz varlığının – yani “aurasının” – zayıfladığını savunuyordu. Bugün dijital akışta bu bağlam hâlâ geçerli; bu yüzden tüketici artık giderek içerikleşen ve popüler kültürün parçası hâline gelen görsel kültürü yorumlamak durumunda bırakılıyor.


Ünlü yönetmen Martin Scorsese’nin de belirttiği gibi, dijital platformlarda sinematografik bir başyapıt, bir kedi videosu ya da bir Super Bowl reklamı ekranlarımızda gördüğümüz her görsel gibi aynı içerik kategorisinde; aralarındaki detaylar ve bağlam silikleşmiş biçimde sunuluyor. Bu da ister istemez imgelerin ağırlığını eşitleyen bir algoritmik kayıtsızlık yaratıyor. Yani mobil ekran deneyimlerimiz, sanat eserinin anda olmayı ve gözlemciden dikkat talep eden doğasını zayıflatabiliyor. Eserle birlikte olma hâli yerini hızlı geçişlere, dolayısıyla detaylara olan dikkatsizliğe ve düşünce yerine algoritmik hıza bırakıyor. Sanat, bağlamından koparak geçici bir görsel uyarana dönüşüyor.


Bunu düşünürken kârı maksimize etmeye çalışan algoritmaların, düşünsel gerilim yaratan sanat yerine ne hissedeceğimizi ve ne düşüneceğimizi daha doğrudan sunan üretimleri öne çıkardığını da göz önünde bulundurmak gerekir. Bu bakımdan “kitsch” kavramı, yani entelektüel çaba gerektirmeyen, rahatlatıcı ve formüle edilmiş sanat, oldukça alakalı.


Yakın tarihli bir örnek olarak Emily Brontë’nin Uğultulu Tepeler romanının son dönemde tartışma yaratan sinema uyarlamasını verebiliriz. Romanın sınıfsal gerilimler, şiddet ve kasıtlı belirsizlikler üzerinden kurduğu karmaşık yapı filmde büyük ölçüde basitleştirilerek daha romantizme indirgenmiş görünüyor. Her ne kadar sanatın görsel etkisi ve önemi de tartışılabilir olsa da, bu metnin asıl konusu olan sertlik ve ahlaki muğlaklık geri plana çekilirken, izleyiciye daha kolay tüketebilecekleri, sosyal medyada bir “trend” hâline getirilebilecek bir anlatı sunulduğu da tartışılabilir.


Aynı değişim müzik kültüründe de görülebilir. Artık ekranlarımızdan duyduğumuz birçok şarkı bütünlüklü bir kompozisyon olarak değil, TikTok ya da Reels gibi platformlarda dikkat çekecek birkaç saniyelik kesitler üzerinden dolaşıma girecek şekilde tasarlanıyor. Şarkının tamamının ön plana çıkmasından çok, algoritmanın öne çıkarabileceği bölüm belirleyici oluyor.


Her ne kadar artistik kararlar gün geçtikçe gelişebilecek olsa da, böyle bir kültürün içinde farkındalıktan yoksun izleyici, ister istemez sanatın doğasındaki kasıtlı belirsizliği reddetmeye daha yatkın hâle geliyor ve her şeyin kolayca sindirilebilir kategorilere yerleştirilmesini talep ediyor; çünkü zaten buna alışmış durumda. Bu bakımdan bu pasif teslimiyet bireyleri zamanla düşünsel bir körelmeye itme riskini de taşıyor.


Aktif Görmenin Verdiği Özgürlük

Ancak aktif ve fark eden bir gözlemci, dijital ortamın işleyişini ve imgelerin nasıl yönlendirildiğini fark ederek bunu özgürleştirici bir duruma dönüştürebilme potansiyeline sahiptir. Çünkü günümüzde asıl mesele, sanatın dilini kimin ve hangi amaçla kullandığını sorgulayabilmek; ayrıca izleyicinin bunun farkında olup olmadığıdır. Bunu ayırt edebilen bir izleyici, ona sunulan görseli parçalarına ayırarak kritik bağlantılar kurabilir.


Bu bakımdan Berger’in Görme Biçimleri bir kılavuz olarak kullanılabilir. Örneğin günümüzde küresel müzelerin kürasyonlarını (British Museum’un kolonyal eserleri “coğrafi keşifler” başlığı altında sunması ve kolonyal tarihini minimize etmesi gibi) gözlemleyebilir ve bunu sorgulayabilir ya da algoritmaların dayattığı hiyerarşileri sorgulayarak imgeleri ve bilgileri kendi anlam dünyasında yeniden ilişkilendirebilir. Bu durumda dijital dünya, farkındalığı yüksek birey için bir dezavantaj değil, fırsat hâline gelir.


Ekranın Ötesini (Tekrar) Görmek

Günümüz teknolojisini bütünüyle iyi ya da kötü ilan etmek mümkün değil. Önemli olan, tarihin en büyük sanat arşivi cebimize sığmışken onunla kurduğumuz ilişkinin derinliğini belirleyen şeyin ekranın kendisi değil, o ekrana nasıl baktığımız olduğunu fark etmektir.


Algoritmaların dikkatimize yön verdiği bu düzende sanatla etik ve anlamlı bir ilişki kurmak, pasif tüketimi sorgulamayı gerektiriyor. Belki de algoritmaların dikte ettiği yankı fanuslarında gezinmek yerine Berger’in hatırlattığı soruları sormaya devam etmek gerekiyor: Bize gösterilen nedir? Bunu kim gösteriyor? Sanatçı bunu neden görmemizi istiyor?


Bu sorgulama sürdüğü sürece sanat, yalnızca kaydırıp geçtiğimiz bir “içerik” akışı olmaktan öteye geçme imkânını korur.


Sanat Hukuku Enstitüsü

Proje Direktörü

Zeynep Sezer


Kaynakça:

  1. John Berger, Ways of Seeing (BBC and Penguin Books 1972).

  2. Tim Brinkhof, ‘How John Berger’s “Ways of Seeing” Changed the Way We Look at Art’ (Big Think, 29 November 2021).

  3. Sam Gill and Annie Dorsen, ‘The Work of Art in the Age of Digital Commodification: The Digital Political Economy of the Performing Arts’ (2024) 68 TDR 19.

  4. Damon Krukowski, ‘On Berger’s Ways of Seeing’ (Substack.com, 4 January 2022).

  5. Mapu, ‘Algorithmic Indifference: Seeing More, Feeling Less’ (Substack.com, 22 February 2026).

  6. Keane Moraes, ‘On the Death of Cinema’ (Substack.com, 4 June 2023).

  7. Heather Parry, ‘This Is Not an Essay about Emerald Fennell’s “Wuthering Heights”’ (Substack.com, 15 February 2026).

  8. Annie R. Schultz, ‘Messages in the Medium: Modernism and Self‐Awareness in the Digital Age’ (2024) 74 Educational Theory 803.

 
 
 

Yorumlar


bottom of page