top of page
  • Yazarın fotoğrafıEge Ergün

MODERN KÜLTÜR VE POSTMORTEM FOTOĞRAFÇILIK

Kültür, toplumun zaman içerisinde edindiği maddi ve manevi değerleri, kuralları ve bunlara bağlı kurulmuş düzeni, gelecek nesillere taşıma konusunda görevli bir üst değerdir. Tabii ki taşınan bu maddi ve manevi değerler, toplumun ahlak anlayışı, ideolojik görüşü ve dini kabulleri gibi subjektif ve kısmen rasyonel birtakım kavramların etrafında şekillenmiştir. Sonuç olarak bu değerler kültür aracılığıyla ölümsüzleştirilirken, subjektif olan bu kavramları farklı düşündükleri için reddeden yeni nesiller, sistem tarafından dayatmaya ve baskıya maruz bırakılırlar.


Ölüm olgusunun, toplumun her ferdine sarsıcı etkisi olduğu gibi kültürün kendisine de ciddi zararlar vermektedir. Her toplum belirli kültürle yoğurulmuş bir ideolojiye sahiptir. Bu ideolojiler ise temelinde bir ütopyayı hedef alır. Eğer toplum, aydınlanmacı felsefeden yola çıkarak kurduğu modern ütopyasında sonsuz bir iyiliği hedef alırsa, bu hikayede ölüme yer yoktur. Ölüm görünür olduğu an modern kültürün dayattığı bütün bu aydınlanmacı, tek yönlü ilerlemeci ideolojiler büyük bir yara alır. Çünkü mutlak ve kaçınılmaz bir yok oluş düşüncesi, kültürün sahip olduğu değerleri koruma çabasını anlamsız kılmaktadır. Bu nedenle Freud’un da dediği gibi, kültürün var olabilmesi için edindiği birinci misyon, sonluluk düşüncesini herhangi bir şekilde zikreden bütün unsurları görünmez kılmaktır. Yani kültürün birinci görevi, ‘’ölümü öldürmek’’tir.


19. Yüzyılda moda olan Postmortem (ölüm sonrası) fotoğrafçılık, döneminde fotoğraf çektirmenin çok pahalı olması sebebiyle bu imkana sahip olmayan kişilerin, ölümleri ardından yakınları tarafından son bir anı kalması için ortaya çıkarılmıştır. Aile bireyleri, ölü yakınını fotoğraf öncesi güzel kıyafetlerle ve makyajla süsleyerek onun canlı ve mutlu bir ifadeye bürünmesine çaba gösterirlerdi. Ölü kişinin canlı ve mutlu ifadeye büründürülme çabası, kültürün ‘’ölümü öldürme’’ misyonuyla ilintilidir. Bir postmortem fotoğrafçısının yaşadığı bir kurgu olayı anlatan, ‘Korn’ adlı müzik grubunun ‘Insane’ parçasının video klibini bu bağlamda inceleyeceğim.


Video 19. Yüzyılda bir Postmortem fotoğrafçısının çekim odasını bizlere göstermektedir. Ölen bir kadın, özenle giydirilip, yüzüne makyaj yapılıp, sanki canlıymış gibi poz verdirilmesi göze çarpmaktadır. Ardından fotoğraflama aşamasına geçilir. Fakat makinenin flaşı patladığında kadının yüzüyle birlikte bazı gerçekler de aydınlanır. Fotoğrafçı, kadrajda siyah gözlerle ona bakıp acı çeken bir yüzle karşılaşır.


Fikrimce ölüyle ilgilenen ve fotoğraf çekimi sırasında ölünün başında dikilen iki erkek kültürün otoritesini, denetim mekanizmasını temsil etmektedir. Kendisine hayatı boyunca dayatılanlar nedeniyle ‘ölü’ bir hayat yaşayan ve genç yaşta ölen kadına yapılan makyaj, az önce bahsedilen ‘kültürün kendisini koruma mekanizması’ olarak görülebilir. Kültür burada iki problemle karşılaşmıştır. Birincisi kadının sistemden mutlu olmamasıdır. Diğeri ise genç yaşta bir ölümün gerçekleşmiş olmasıdır. Otorite, her iki problemi de makyaj yaparak ve güzel kıyafetlerle poz verdirerek çözümlemiştir. Bu sayede kadın ‘mutlu’ ve ‘canlı’ görünecektir.


İkinci fotoğraflamaya gelindiğinde kadının zevk alarak dans ettiğini, saldırgan tavırlarını ve acı çektiğini görmekteyiz. Toplumun insan üzerinde kontrol altına almaya çalıştığı zevki, öfkeyi ve acıyı kontrolsüzce yaşayan kadını görmekteyiz. Bu durum toplumda temel bir günah olarak görülür. Bu günahı izleyerek deneyimleyen fotoğrafçı, makinesinin sihri sayesinde gerçekliği çıplak bir şekilde deneyimlemiştir. Fotoğrafçının bu denli şok içinde kalması, yalnızca ölü birinin fotoğraf makinesinde bu şekilde gözükmesinden kaynaklanmamaktadır. Aynı zamanda o kadının yaşarkenki duygularına ve arzularına şahit olmuştur. Öyle makyajla verilen pozda gözüktüğü gibi tozpembe bir hayat yaşamamıştır bu kadın. Sonuç olarak fotoğrafçının kafasında bu gerçeklik, ‘’acaba bu mutsuz hayata ne sebep oldu?’’ sorusunu doğurmuştur.


Son sahnede ise fotoğrafçı, kafasında oluşan bu soruların cevabını aramak için koltuğa kendisi oturur ve sihirli makinesinin düğmesine basar. Bu eylemi ‘empati kurmak’ olarak değerlendirebiliriz. Fikrimce o andan itibaren fotoğrafçı, toplumun insan üzerinde kurduğu baskının ve buna bağlı sistemin ne denli acı verici olduğunu en çıplak gerçekliğiyle deneyimlemiştir. Sürekli etrafına bakarak bağıran fotoğrafçı, yıllarca hipnoz edildiği bu sistemin çürüklüklerini empati yapmak suretiyle fark etmiştir.


Otoritenin erkek, mağdurun kadın tarafından gösterilmesi, dünya üzerindeki kültürlerin ve ondan beslenen ütopyaların ataerkil eserler olduğunu ve kadınlara zulüm ettiğini bize gösteriyor olabilir. Ancak yine de bu videoda sadece kadın özelinde değil yaşayan her insana yönelik kültür baskısının gösterildiği kanaatindeyim.


bottom of page